5/11/2009 · Kategori: SIYASAL ISLAM

Bolum 7 -  Cumhuriyet, 24.06.2000

MSP'nin çalışmalarıyla, siyasetten uzak, yalnızca İslamı anlatan konuşmalar yapan Gülen bir yıldız olmuştu

Gülen Yeni Asya'dan kopuyor

Fethullah Gülen hakkında ''Mehdi, Kahtani'' gibi iddialar yaygınlık gösterince, Mehmet Kutlular ''Böyle iddia sahiplerini tutup kolundan atın'' diyerek öfkelendi. Kırkıncı Hoca ile birlikte Fethullah Gülen'in yanına gittiler. Kutlular ile Fethullah Gülen bu buluşmada tartıştılar.

Fethullah Hoca, ''Siz gazetenizde Edremit kampını savunarak beni Nurcu diye ihbar ettiniz'' diye sitem etti.

''Biz sizi Nurcu biliyoruz.''

''Bilmeniz, ilan etmenizi gerektirmez. Ben geniş kitlelere ulaşmak için Nurcu kimliğimi kullanmayacağım.''

''Siz ister kullanın, ister kullanmayın. Bazı çevreler o kampı bahane ederek Nurculuğa saldırırsa, biz de mukabele ederek Nurculuğu savunuruz. Siz Nurcu olmadığınızı aleni olarak açıklarsınız. Saldırılar Nurculuğa gelmez, biz de müdahale etmeyiz.''

Bu tartışmadan sonra yollar ayrıldı. Nurcular, Fethullah Gülen ile olan ilişkilerini kesmeyi ve onun faaliyetlerine katılmamayı kararlaştırdı.

Fakat Fethullah Gülen bundan pek de etkilenmedi, faaliyetlerini yürütmeye devam etti.

Fethullah Gülen'in hedefinde zenginler ve öğrenciler vardı. Tamamen kendine bağlı bir cemaat oluşturmak için izlediği metotlar ilginçti.

Vaazlar ve özel sohbetler şeklinde uyguladığı iki aşamalı planla cemaate taraftar ve para toplamaktı.

Asıl hedef çocuklar

Fethullah Hoca'nın asıl hedefi kendisini dinleyip etkilenenlerin çocuklarıydı..

Cemaate kazanılanlar, çocuklarının Fethullah Hoca'nın dershanelerinde kalmasına ikna ediliyorlardı. Fethullah Hoca'nın ve çevresinin kaldığı şato gibi binalar, son derece lüks dershaneler ve ışıkevleri, genelde kırsal kesimden olan taraftar adaylarının gözlerini kamaştırıyordu.

Ama bu konuda tercih, çalışkan çocuklardı. Onlardan para da talep edilmedi. O çalışkan çocuklara bakılacak, yetiştirilecek, bakımları üstlenilecek ve okuyup büyük adam olmaları sağlanacaktı. Üstelik ileride dindar bir mühendis, dindar bir doktor, dindar bir kaymakam, vali, hukukçu, subay vs. olacaktı. Belki de fakirlikten, çalışkan da olsa, çocuklarını okutamayacak olan aileler böyle bir teklifi sevinerek kabul ettiler.

Bu tür faaliyetlerde genelde para alınmadı, ama bir çalışkan çocuk cemaate alınmış oldu. O çocuk artık Fethullah Gülen'in çocuğu gibiydi. Öyle yetiştirilecektir ki, anne babası zorlasa bile artık ömrü boyunca bu cemaatten kopmayacaktı, kopamayacaktı.

Bu masraflar zenginlerden, kasetlerden, dergilerden, kitaplardan sağlandı.

Yeni Asya cemaatinden Fethullah Gülen'e tavır

Fethullah Gülen cephesindeki bu değişiklikler ve gelişmeler Yeni Asya cemaati tarafından da gözleniyordu. Yeni Asya cemaati mensuplarından Fethullah Hoca'nın toplantılarına gidenler oluyordu .

Yeni Asya cemaatinin önde gelenleri, Fethullah Gülen'e yönelik eleştirileri arttırdı. ''Gülen, kendi adını ön plana çıkarmaktaydı, böylece davayı şahsileştirmekte, bir anlamda nefsini putlaştırmaktaydı. Konuşmalarında kendini aşağılaması numaraydı. Mütevazı görünmesine rağmen, enaniyet taşımaktaydı.

Risale-i Nurların ölçüsünden ayrıldığı için mutlaka bir şefkat tokadı yiyecekti. Kim Nurculara karşı çıktıysa, Nurculuğu bölmeye çalıştıysa, yörüngesinden saptırmaya kalktıysa mutlaka üstadın şefkat tokadına maruz kalmıştı. Fethullah Hoca, Bediüzzaman'ın, 'demokratik misyonu destekleyin' emrine rağmen MSP'lilerle işbirliği yapıyordu. Etrafında hep MSP'liler vardı. Cemaate ait bir Köprü dergisi varken Fethullah Gülen Sızıntı diye bir dergi çıkarmış ve Nurcuların meşveretine uymamıştı.''

Yeni Asya cemaati, Fethullah Gülen'in Yeni Asya yayınlarından çıkan Hitabet Çiçekleri kitabını bir daha basmadı. Sızıntı dergisinin okunması, Fethullah Hoca'nın vaaz kasetlerinin dinlenmesi, dershanelere sokulması yasaklandı. İzmir'e Bornova Camii'ne, Fethullah Hoca'yı dinlemeye gidenler cemaat tarafından dışlandı.

Said-i Nursi Süleyman Demirel'in başını okşamış

Yeni Asya cemaatinde Said-i Nursi hakkında çalışmalar yapan Necmeddin Şahiner , çok önemli bir gerçeği bulup çıkarmıştı. Said-i Nursi, Demirel 'in başını okşayıp, ''İleride İslamın en güçlü sözcüsü olacak'' demişti.

Necmeddin Şahiner'in 'Son Şahitler' dizi kitaplarında da yerini alan bu olay Nurcuları heyecanlandırdı. Süleyman Demirel, çocukluğunda bir büyüğü vasıtasıyla Isparta'da sürgün bulunan Said-i Nursi'nin ziyaretine gitmişti. Said-i Nursi küçük Süleyman'ın başını okşamış, ''Bu çocuk ileride İslamın en güçlü sözcüsü'' olacak demişti. Bu söze benzer bir sözü daha vardı
Said-i Nursi'nin. ''Isparta'dan biri çıkacak, İslamı savunursa şerefli, savunamazsa rezil olacak'' anlamındaki bu sözü diğeriyle birleşince, işaretin Demirel'e olduğu düşünüldü. Bediüzzaman
bile Demirel'i bugünler için işaret etmişti. Zaten Demirel, kamuoyuna karşı ne kadar laik görünse de, Nurcularla yaptığı özel görüşmelerinde, özellikle Bekir Berk 'e, aslında İslamdan
yana olduğunu, hatta Bediüzzaman'ın talebesi olduğunu söylemişti. Ne zaman Demirel'in yanına gitseler, masasında Said-i Nursi'nin kitapları vardı ve Demirel satır satır Risale okumaktaydı. Hatta bir keresinde Demirel, ''Hükümette niye bir Nurcu arkadaşımız bakan olarak görev almıyor?'' diye sorulduğunda, ''Ben varım ya, yeter'' demişti.

Nurcuların kendi aralarında bilinen ve konuşulan bu gerçeklerle Necmeddin Şahiner'in ve Said-i Nursi'nin Demirel için söyledikleri birleşti. Böylece AP ve Demirel'i desteklemekte ne kadar haklı olduklarına bir kere daha inandılar. Fethullah Gülen cephesini de bu güven ve rahatlık içinde aforoz etmişlerdi.

Fethullah Gülen, Yeni Asya cemaatinin kendine yönelik tavrını pek de önemsemedi. Zira ne o cemaatten, ne Süleymancılardan kendilerine bir yardım vardı. Hem de Yeni Asya aslında yıpranmaya, gerilemeye başlamıştı.

Fethullah Gülen, 'ortadaki insanlara' MSP'lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı hedeflemişti. Daha henüz dikkate alınmamaktaydı, yeterince güçlü değildi, ama bu yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürmekteydi. En büyük avantajı, hitabetiyle, gözyaşı dökmesiyle etkileyici yapısıydı.

Boykotu kıran kişi

Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi cemaati de artık kamplara, dershanelere, dergiye, yurtlara, en önemlisi zenginliğe sahipti. Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik örgütlenmesini kurmuştu. O cemaatten tek farkı, Yeni Asya'yı bir heyet yönetirken, cemaati Fethullah Gülen tek başına yönetmekteydi. O bir yıldızdı.

Yeni Asya cemaatinde ise cemaatin başındaki etkili kişileri ancak cemaate mensup olanlar bilmekte, kamuoyu onları tanımamaktaydı. Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977'de, yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, ''İslamda boykot yoktur'' diye konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi.

Tipik Nurcu ve Süleymancı söylemlerine hiç benzemeyen, siyasetten uzak, yalnızca İslamı ve sahabe hayatını anlatan konuşmalar yapan Fethullah Gülen, MSP'lilerin sistemli çalışmalarıyla ortaya bir star olarak çıkarılmıştı. O dönemde Fethullah Gülen'i, şarkıcı Ferdi Tayfur 'a benzetenler bile olmuştu. ''Piyasada bir Fethullah Gülen'in, bir de Ferdi Tayfur'un kasetleri çok
satıyor, çünkü ikisi de çok ağlıyor'' esprisi o günlerde İslami çevrelerde hayli yaygın bir espriydi.

MSP'lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını gören, maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin özellikle siyasi konuda fanatik oluşu yüzünden yıprandığını gören Fethullah Gülen artık bağımsızlığını ilan etme zamanı geldiğini anlamıştı.

Yeni Asya'yı çok siyasi olmakla, siyaseti hizmetin önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni Asya cemaatinden ayırdı. Yeni Asya cemaatinden bazı dershaneler de Fethullah Hoca'nın tarafına geçince büyük bir şok yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık hâkimdi.

Said-i Nursi hakkında çalışmalar yapan Necmeddin Şahiner, çok önemli bir gerçeği bulup çıkarmıştı. Said-i Nursi, Demirel'in başını okşayıp, ''İleride İslamın en güçlü sözcüsü olacak'' demişti.


M.Şevket Eygi, İslami kesimdeki bazı radikal köylü kültürlü kişilerin devlet düşmanlığı yaptığını söyledi

'Türkiye'de laiklik yoktur'

1971 muhtırasından sonra yurtdışına kaçtınız...

- Benim yurtdışına çıkmam, 1971 muhtırasından sonra değil, çok önce, 1969 yılının ocak ayında olmuştur. Ocak 1969 ile 12 Mart 1971 arasında hayli mesafe vardır... Gidişim kaçmak şeklinde değil, normal pasaportla Yeşilköy Havaalanı'ndan hacca gitmek suretiyle olmuştur. O tarihte Meclis'te üç ayrı basın affı kanunu teklifi vardı. Basın affı çıkar ve dönerim diyordum.

- Siyaset ve İslam...

- Bir din ve dünya nizamı olarak İslam'ın siyaset üzerinde tutulması gerektiğine inanıyorum. İslam hiçbir siyasi partiyle, tarikatla, hiziple, cemaatle özdeşleştirilmemelidir. Elbette bazı Müslüman kişiler ve gruplar politik faaliyetler yapacaklardır. Lakin bunların kendilerini din ile özdeş hale getirmeleri yanlıştır. Başarısızlıkları, hataları dine yüklenebilir. Benim görüşüm budur. Bu konuda şahıs veya cemaat ismi vermemek şartıyla birtakım anonim tenkitler ve uyarılar yapmışımdır. Bu tenkit ve uyarıları şu veya bu şahsa veya cemaate yapılmış olarak görmemek gerekir.

- İslami kesimin bazı büyüklerini tenkit ediyorsunuz...

- Tenkitlerim özeleştiri mahiyetindedir, yıkıcı değil yapıcıdır. Bugün Türkiye'de hiçbir kesimde gereği gibi özeleştiri yapılmamaktadır. Bunun tek istisnası benim yazılarımdır.

- Din sömürüsü var mıdır?

- Elbette vardır. Yıllardan beri Türkiye'de iki büyük kötülük cereyan ediyor. Biri aşırı, azgın, militan din düşmanlığı; diğeri ise dine hizmet perdesi altında yapılan din sömürüsüdür. Bir Müslüman yazar olarak din sömürüsü üzerinde durmam, Müslüman kesim için bir zaaf değil, aksine bir sıhhat ve güç unsurudur. Atatürkçü kesimde de dehşetli bir Atatürk sömürüsü yapılıyor, fakat onlar bu konu üzerinde durmuyor, sömürücülerin üzerine gitmiyor.

- 1995'te Milli Gazete'de İslami bir cemaati eleştirdiniz. O cemaatin baskılarıyla gazetedeki işinize son verildi...

- Profesyonel bir köşe yazarı değilim. Milli Gazete'deki yazılarım için ücret, maaş almıyorum, sarı basın kartım bile yoktur. O tarihte Milli Gazete'deki işime son verilmedi, ben kendim yazılarımı durdurdum. Bir iki ay sonra da tekrar yazmaya başladım. İnançlarıma, dünya görüşüme, hak bildiğim ilkelere hizmet edebilmek şartıyla her gazetede yazı yazmaya hazırım. Bir farklılık ve
çeşitlilik olsun diye Cumhuriyet bana bir köşe ayırsa orada da yazmaya hazırım.

- Yazılarınızın mahiyeti...

- Aktüel, politik, gelip geçici, günlük konularda yazmıyorum. Kalıcı, temel, önemli meseleler üzerinde duruyorum. Gayem Türkiye'nin ülke, halk ve devlet olarak yücelmesidir. Bu da, benim görüşüme göre İslami çözüm ile olur.

- Devlete karşı mısınız?

- Kesinlikle değil. Ben devlet ile düzen (sistem, rejim) arasını ayırmaktayım. Devletin yıpratılmasından yana değilim. Türkiye'nin rejim, sistem, düzen, resmi ideoloji konusunda büyük değişime ihtiyacı vardır. Sovyetler Birliği'nde bu yapıldı ve büyük ferahlama oldu. İslami kesimdeki bazı radikal, militan, köylü kültürlü kişiler devlet ile rejimi özdeşleştiriyor ve devlet düşmanlığı yapıyor. Hata ediyorlar.

- Sizce ne gibi bir değişim olmalıdır?

- Bugün Türkiye'de resmi ideolojili oligarşik bir azınlık egemenliği hüküm sürmektedir. Milletin, ülkenin, hukukun, devletin üzerinde resmi ideoloji ve derin devlet vardır. Bu sistem ilânihâye devam edemez. Bizim de ileri ve medeni ülkeler gibi hukukun üstünlüğü sistemine, gerçek demokrasiye, temel insan hak ve hürriyetlerine saygı esasına geçmemiz gerekir. Bunun için öncelikle resmi ideolojiden vazgeçilmesi icap eder.

- Laiklik ne olacak?

- Türkiye'de laiklik yoktur. Devletin resmi bir Diyanet İşleri Başkanlığı var. Kabinede din işlerinden sorumlu bir bakan bulunuyor, eski Şer'iye vekili veya Şeyhülislam gibi. Devletin 100 bin resmi imamı, müezzini, vaizi, müftüsü var. Devletin 500 küsur imam hatip okulu, 17 ilahiyat fakültesi mevcut... Böyle bir sisteme laiklik mi diyorsunuz? Bu laiklik değil, ''devlet dini''
sistemidir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/11/2009 · Kategori: SIYASAL ISLAM

Bolum 8 - Cumhuriyet, 25.06.2000

Yeni Asya Cemaati'nden kopan Gülen yeterince güçlendiğine karar verince MSP'den ayrılmaya karar verdi

Fethullah Gülen-Erbakan kapışması

Hocanın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. Artık, Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP'lilerin teşkilatlarının  desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati, etkili bir cemaate dönüşmeye başladı.

Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP'nin gölgesinde kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında üçüncü sıraya yükseldi. Fethullah Gülen zamanla etkisini daha da arttırdı. Yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP'lilikten kurtulması gerektiğine karar verdi.

MSP'lilerin desteğiyle cemaatin kazandığı gençlerin bir kısmında artık MSP'li olmak ikinci planda kalmıştı. Onlar artık MSP'li değil, Fethullahçıydı. MSP'den ve Yeni Asya grubundan Fethullah Hoca'nın cemaatine transfer olanlar, artık yeni bir cemaati oluşturmaktaydı. Yeni Asya'da zaten görünür bir lider yoktu, ama MSP'lilikten gelenlerin gözünde Fethullah Hoca, Erbakan Hoca'nın yerini almaya başlamıştı. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli kurumlarındaki görevler, dershane sorumlulukları gibi çekirdek kadrolar, MSP'li olanların elinden alınmakta ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere devredilmekteydi.

'Fethullah Hoca her şey'

Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler ''hizmette nöbet değişimi'' olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu. Fakat bir süre sonra MSP'liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya ''MSP'lilik- Fethullahçılık'' tartışmaları çıktı.Tartışmalarda üslup yumuşaktı, nezaket ön plandaydı ve ikna etmeye yönelikti. Erbakan siyasi bir liderdi, Fethullah Hoca
ise bir mürşitti. Böyle olması gerekliydi. Buna rağmen, Fethullahçılar alttan alta ''Fethullah Hoca her şey'' fikrini yayıyorlardı. Erbakan siyasi liderdi, ama her şey değildi. Eleştirilecek yanları çoktu. Sonra MSP'li olmak da bir şart değildi. Siyaset yerine başka hizmetler yaygınlaştırılmalıydı.

Hizmet için, Erbakan gibi devlete muhalif olmak doğru değildi. Tam tersine devletten yana davranılırsa daha kolay yol alınırdı. Bu düşünceye sahip Gülen, Şubat 1980'de devletten yana olduğunu gösteren bir konuşma daha yaptı. Anarşist ve terörist olarak nitelendirdiği kişileri devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını belirtti:

''İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriye duysun. Polise, askere kurşun sıkan hainlere mahkemelerde ceza verilmezse ne devlet kalır ne de millet.''

Bu sözler MSP'li taban tarafından tartışılmaya başlandı. Fethullah Hoca'nın devlet ajanı olduğu şüpheleri yaygınlaştı. Bu tür tartışmalar her yerde, her mecliste bir müddet kapalı devre sürdü.

Fethullah Gülen artık bir güç olduğunu hissettiği ve MSP'li damgasından kurtulmak zamanı geldiğine inandığı bir dönemde, 24 Haziran 1980'de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP'yi ve MSP'nin yayın organı Milli Gazete'yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar açığa çıktı. Fethullah Gülen, ''Cüppeyle, sarıkla bu işler olmaz, paçavra gibi bir gazeteyle bu iş yürümez''
demişti.

MSP'lilerin şiddetli tepkisi

O dönemde MSP'li gençliğin bir kısmında cüppe ve sarık giyme modası yaygınlaşmıştı. Özellikle Fatih Çarşamba'daki Mahmut Efendi' nin tarikatına mensup MSP'li gençlerde sarık-cüppe adeta bir moda olmuştu. Fethullah Gülen bu durumu eleştirerek
MSP'ye rest çekmişti. Fakat bu belki de onun ilk büyük hatası oldu. Çünkü cemaatinin çoğunluğu MSP'lilikten henüz kopmamıştı. Kırsal kesimde onu dinleyenlerin ve dinletenlerin hemen hepsi MSP'liydi. Yurtlarda, dershanelerde okuyan öğrencilerin çoğu ve özellikle onların anneleri ve babaları MSP'liydi. Tepki Fethullahçıların beklemediği kadar büyük oldu.
Cemaat adeta ayağa kalktı. Örgütlenme işinde başarılı olan MSP'liler bir anda Fethullah Hoca'yı ve cemaatini sarstılar. MSP'liler, müftülüklerde, cami avlularında herkesi toplayıp Fethullah Gülen'in konuşmasını millete teypten dinlettiler. Dinleyenlerin büyük bir kısmı, o güne kadar Fethullah Gülen'e sempati duyduğu halde ''Tuu rezil, Allah seni kahretsin!..'' diye
yere tükürüp homurdanıyorlardı.

Demek Fethullah Gülen de AP'liydi, diğer Nurculardan farkı yoktu. Adam ettikleri Fethullah Hoca'nın MSP'ye çatması bir nankörlük, bir rezillikti. O da bir mason uşağıydı. Fethullah Hoca'ya gönül veren azınlıktaki insanlar ise o güne kadar Fethullah Hoca'yı seven bu kesimin şiddetli tepkisi karşısında süklüm püklüm oluyor, yanlarından uzaklaşıyordu.

Yeni Devir gazetesi de Fethullah Hoca'yı eleştiriyor

MSP'lilerin öfkesi o kadar büyüktü ki, Fethullahçılar Sızıntı dergisinin bürolarına gelemez oldular. Dershane faaliyetleri bile iptal edildi. Üstelik MSP'li gençlerin ve entelektüel kesimin okuduğu Yeni Devir gazetesinin arka sayfasında Fethullah Hoca'nın o konuşması eleştirilince ipler daha da gerildi. Cemaat büyük bir darbe yemiş, artık iyice azınlıkta kalan ve Fethullah Hoca'nın yanlış anlaşıldığını düşünen Fethullahçılar dışarıya bile çıkamaz olmuşlardı. MSP'lilerle karşılaştıklarında, onların hışımlarına uğramamak için yollarını değiştirmekteydiler.

İş bu noktaya gelince, olay kaset bir emirle piyasadan çekildi. Piyasadaki kasetler bir anda imha edilmiş veya silinmişti. Bir zaman sonra Fethullah Hoca'yı eleştirmek için fellik fellik o kaseti arayanlar bulamaz oldular.

Bu olay, Fethullahçılarla MSP'lilerin ilk gerginliğiydi. Bu sürede Fethullahçılar MSP'lilerin öfkesi ve görülmedik tepkisi yatışsın diye, ''uykuya yattılar'' . Bu süreç içinde kendilerini bu noktaya getiren MSP'lilerin büyük bölümünü, bazı müritlerini de kaybettiler. Uykuya yatma sürecinde, yaraları sarmak için sessiz kaldılar, olayın unutulmasını beklediler. Eleştirileri ve saldırıları
sessizlikle karşıladılar, hakaretleri sineye çektiler.

Fethullahçılar, ''Fethullah Hoca yanlış anlaşıldı'' veya ''Haklısınız, hoca yanlış yaptı, maksadını aşan bir konuşmaydı; kendisi de anladı, kasetleri piyasadan çekti'' şeklinde konuşarak hatayı kabul ettiler.

Bu konuşmanın zaten onlara bir faydası da olmamıştı. Büyük bir cemaat olan Yeni Asya, ağırlığını ve etkinliğini sürdürüyordu. Fethullah Hoca cemaatindeki bu kriz, Yeni Asyacılar tarafından ''Risale-i Nur'a yapılan ihanetin bedeli'' olarak görüldü. Bediüzzaman'ın misyonunun dışına çıkan, şefkat tokatını yemekten kurtulamamaktaydı. İşte Fethullah Hoca da çok güvendiği MSP'lilerden büyük bir darbe yemişti. Yeni Asyacılar, Fethullah Hoca ile MSP'liler arasındaki krize sevindiler. Bu gelişmeyi Fethullah Hoca'nın MSP'li damgasından kurtulması olarak yorumlamadılar. Onlara göre Fethullah Gülen büyük bir darbe yemişti, kendilerine yaptığı gibi MSP'lilere de ihanet etmişti ve artık hep marjinal bir grup olarak kalacak, ileride de yok olup gidecekti.

Yeni Asyacılar bu olaydan sonra Fethullah Hoca ve çevresinin MSP'lilerle arayı bulmak için uğraştıklarını da gözlediler. Fakat MSP'liler fanatikti, liderini ve gazetesini eleştireni hemen aforoz ediyorlar, kolay kolay da affetmiyorlardı.

Fethullah Gülen'in MSP'lilerden kopma ve yeni bir güç oluşturma hamlesi darbe yemişti.

MSP ile tekrar yakınlaşma çabası

MSP'lilerin öfkesi ve tepkisi zamanla yatıştı. Çoğunluğu, Fethullah Hoca'yla ilgisini kesti. Bir kısmı ''O da bir insan, hata yapmıştır. Zaten o kasetleri de piyasadan çekti, pişman olduğunu gösterdi. Her şeye rağmen Fethullah Hoca kaybedilmemeli'' diyordu. Fethullah Gülen ve çevresi de, kendilerine anlayışlı davranan MSP'liler de, geçmişte kalan bu krizi hiç olmamış kabul etmeye çalıştılar. İki taraf da birbirlerini ''kazanmak'' düşüncesiyle hareket ediyordu. Bu tarz aslında MSP'nin temel felsefelerinden birisiydi. Zaten MSP yönetimi, Fethullah Gülen'e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan da, açıktan Fethullah Gülen'i hiç eleştirmemişti. Taban bu konuda başka cemaatlerle adeta savaş verirken Erbakan ve parti yönetimi bu konularda
ağızlarını açmıyordu.

1977 seçimleri

MSP'liler, daha çok teşkilatlanmakla, taraftar kazanmayla ilgiliydi. CHP-MSP koalisyonu dağılınca onun yerine Süleyman Demirel'in başbakanlığında Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti kuruldu. MSP de MC hükümeti içinde yer aldı. 1977 seçimleri sağ cephe için tam bir hayal kırıklığıydı. CHP oyların yüzde 41.8'ini alarak tarihinin en büyük başarısını gösterdi. Ecevit'in tek başına hükümet kurmak için 11 milletvekiline ihtiyacı vardı. AP'den 11 milletvekiline bakanlık verilerek transfer edildi. Böylece CHP hükümeti kuruldu.

İktidardaki CHP, iki sene içinde büyük prestij yitirdi. 1979 ara seçimlerinde CHP 5-0 yenildi. Bu başarısızlık üzerine Ecevit istifa etti. Süleyman Demirel, bu kez MSP'nin desteğiyle azınlık hükümeti kurdu. MSP, 12 Eylül'e kadar, AP'ye verdiği 'kerhen' desteği sürdürdü. Bu süre içinde eskisi gibi cemaatlerden yoğun eleştiri almadıkları için, zamanlarını daha çok teşkilatlanmaya,
örgütlenmeye ayırdılar.

'Kadayıfın altı kızarıyor'

Bu dönemde Erbakan, Demirel'e dışarıdan verdiği destek sırasında ''kadayıfın altı kızaracak'' gibi deyimleriyle de ülkenin gündemindeki yerini koruyordu. Erbakan, 1980 yılı bütçe konuşmalarında adeta yeniden doğdu. Uzun ve esprili konuşmaları herkesin dilindeydi. Kamuoyu onun konuşmalarını ilk kez TRT'den canlı yayında izlemişti. ''Batılın gözyaşları'', ''Siz birbirinize enkaz ve felçten başka bir şey devredemezsiniz'', ''Lafla peynir gemisi yürümez'', ''İki sene önceki Demirel mi akıllı, bugünkü Demirel mi akıllı'', ''Köşeyi döneceksiniz, merak etmeyin köşeyi döneceksiniz, ama uçurumdan aşağı giden köşeyi döneceksiniz'' gibi sözleri herkesin dilindeydi. Onun bu konuşmaları tabanını daha da coşturmuştu.

1979'da İran'daki İslam devrimi de MSP kitlesine heyecan katan önemli bir olaydı. İran gibi bölgedeki Batı yanlısı bir ülkeye İslam hâkim olmuştu, sıra Türkiye'deydi. İranlı yazarlar, özellikle Ali Şeriati , MSP'li gençlerin, radikal kesimlerin en çok okuduğu yazardı.

Konya mitingi

MSP'nin iktidara yürüdüğü, gün geçtikçe büyüdüğü, MSP'lilerin ortak görüşüydü. MSP'nin mitingleri de çok görkemli olmaktaydı. Sıvas ve Konya mitinglerinde yüz binler meydanlara dol muştu. Özellikle Konya mitinginin benzeri o zamana kadar görülmemişti. Gençlik kesimi, ''İran'da Humeyni, Türkiye'de Erbakan'', ''Şeriat gelecek, vahşet bitecek'', ''Erbakan komutan,
akıncı asker'' sloganları atmışlar, İstiklal Marşı okunduğunda da yere oturmuşlardı.Bu mitinge katılanlar, MSP'nin artık iktidar olma işini bitirdiğini düşünüyordu.

Artık iktidara bir adım kalmıştı. Ama 12 Eylül günü uyandıklarında, Türkiye'deki herkes gibi ordunun ülke yönet imine el koyduğunu gördüler. MSP için her şey bitmişti.

Belki de herkes için... 12 Eylül askeri darbesi herkes için olduğu gibi İslamcılar için de çok şeyi değiştirecekti.

MSP'den ve Yeni Asya grubundan Fethullah Hoca'nın cemaatine transfer olanlar, artık yeni bir cemaati oluşturmaktaydı. Fethullah Hoca, Erbakan Hoca'nın yerini almaya başlamıştı.


Para toplamak için yapılanlar

Camide Fethullah Gülen'i dinleme aşamasını geçtikten ve Fethullah Gülen hayranı haline getirildikten sonra bazı insanlar için yapılan bir toplantı vardı.

Dar kapsamlı grup halinde düzenlenen bu toplantıda Fethullah Gülen konuşma yapıyor, cemaatin hizmetlerinden, neler yapılacağından bahsediyordu.

Daha sonra esas meseleye geçilirdi. Hizmet için şu kadar paraya ihtiyaç vardı, filan yerde yurt açılacaktı ama para eksikti, şu kadar para lazımdı.

Toplantıya dahil olan gruptan biri çıkıp ''Hizmet için ne önemi var, benden 1 milyar'' derdi. Başka biri 5 milyar, bir diğeri 10 milyar. Herkes bir şeyler dediğine göre, toplantıya yeni katılan zengin ya da zenginler de bir şey diyecekti elbette. Onların dışındaki kişilerin söylediği rakamlar, bu yeni katılanları etkilemek içindi. Yeni katılanlar da o atmosfer içinde beş-on milyar çek kesip verme zorunluluğunu hissederlerdi. Bu metotla büyük bir para akışı sağlandı. Cemaat iyice zenginleşti, saray gibi yurtlar, ihtişamlı dershaneler yapıldı, ardı ardına ışık evleri açıldı. Cemaat, Şubat 1978'de, meşhur 'ağlayan çocuk' resmiyle yayına başlayan ve 'Sızıntı' adını taşıyan dergiyi çıkardı. Derginin adı, cemaatin temel felsefesini yansıtmaktaydı. Fethullah Gülen cemaatinin temel felsefesi her tarafa sızmaktı. Devlete, orduya, kurumlara, partilere sızılacak ve bir zaman sonra oralarda hâkim olunacaktı. Başyazılarını Fethullah Gülen'in yazdığı Sızıntı dergisi içerik olarak TÜBİTAK dergisinin Müslümanlaştırılmış haliydi. Fizik, kimya, astronomi gibi konular ön plandaydı. Örümceklerin yapısı, uzayda karadelikler gibi konular işlendi. Yabancı dergilerden alınan ilginç resimler, güzel manzaralar yayımlandı ve bu resimlere Fethullah Gülen'e ait veciz sözler yazıldı. Nurcular bu tür resimlere, kartpostallara Said-i Nursi'nin yazılarını yazarlardı. Fethullahçı grup ise Sızıntı'da Said-i Nursi'nin yerine
Fethullah Gülen'in yazılarını bu tarzda yayımlamaya başladı.

Cemaate ait yayınevleri kuruldu. Kurulan yayınevlerinde Fethullah Gülen'in konuşmaları, Sızıntı'da yazdıkları kitap haline getirildi.


Gülen'i güçlendiren taktikler

Fethullah Gülen'in vaaz verdiği Bornova Camii'ne gelenlerin karşılaştıkları manzara şuydu: Cami, Türkiye'nin dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Fethullah Hoca gözyaşları içinde konuşuyor, cemaatten insanlar da birlikte ağlıyordu.

Bu görüntü, cemaatin her zaman uyguladığı bir mizansendi. Caminin değişik köşelerine dağıtılan kalabalığa karıştırılmış cemaat mensupları 'ağlama' görevini üstlenmişlerdi. Fethullah Gülen konuşmasına başladıktan kısa bir zaman sonra ağlamakla görevli bu kişiler, bulundukları yerlerden ''Allah!..'' diye bağırıyor, kimileri herkesin duyacağı şekilde ağlıyor, kimileri de kendilerini yerden yere atıyordu. Kürsüde zaten Fethullah Hoca, ''Ben acizim, ben hiçbir şeyim, benim başımı koparsınlar'' gibi sözlerle kendini aşağılayarak, ağlayarak, bazen kendinden geçerek, ayılıp bayılarak, bazen elindeki Kur'an-ı yere fırlatarak konuşmaktaydı.

Ağlayıp kendini yerlere atanlardan bazılarının, cemaati yarıp, ''Peygamberimizi gördüm, vallahi gördüm, hocamızın yanında oturuyor'' diye haykırarak Fethullah Hoca'nın yanına gidip ağlaması en meşhur sahnelerdendi.

Fethullah Hoca'nın bu hali ve cemaatin içinde ağlamakla görevli kişilerin bağırıp çağırmaları, uğuldayarak ağlamaları, bazılarının kendilerini yerden yere atmaları camiye yeni gelenleri dehşete düşürmekte, apayrı bir dünyanın içine sokmakta ve etkilemekteydi. Bu atmosferde yeni gelenlerden de ağlayanlar, Fethullah Hoca'ya hayran kalıp bağlananlar oldu. Çoğu artık
Fethullah Gülen'in kulu kölesi olmaya razıydı. Bu dava için ne isteniyorsa yapmaya hazırdı. Camiye gelenlerin çoğu zaten çeşitli cemaatlere mensup olduğu için çabuk etkileniyorlardı. Fethullah Hoca'yı birkaç kez dinledikten, okullarda okuyan öğrencileri, askeri okullara giren talebeleri gördükten ve ileride orduda Fethullahçı generallerin olacağını, Türkiye'yi Müslümanlaştıracağını duyduktan sonra Fethullahçı oluyorlardı. Partilerini ve cemaatlerini ikinci plana atarak, artık Fethullah Hoca harekâtının içinde yer alıyorlardı.Cemaate kazanılanlar, başkalarının da kazanılması için çaba sarfetmeye başladılar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/11/2009 · Kategori: SIYASAL ISLAM

Bolum 9 - Cumhuriyet, 26.06.2000

12 Eylül döneminde felsefe seçmeli ders olurken okullarda din eğitimi zorunlu hale getirildi

Darbeciler-cemaatler ittifakı

Türkiye, 12 Eylül 1980 sabahı darbeyle uyandı. Darbe, İslamcı kesimlere artık her şeyin bittiğini düşündürdü. Bütün kazanımlar, alınan mesafeler, maddi ve manevi yükselişler bir anda yok olma tehlikesiyle yüz yüze geldi. Darbeyi yapanlar, başlangıçta sağ sol ayrımı yapmadıklarını göstermek için ülkücülerin ve İslamcıların da üzerine gitti. Siyasi partilerin tamamı kapatılmış, partilerin yöneticileri içeriye alınmıştı. Cezaevleri her partiden, her görüşten insanlarla dolup taşıyordu.

En büyük hayal kırıklığı MHP'lilerde yaşanıyordu. Bugüne kadar devlet adına komünistlere karşı mücadele vermişler ve bu uğurda yüzlerce ülkücü şehit olmuş, uğruna mücadele ettikleri devlet, kendilerini de komünistlerle bir tutup içeriye atmıştı.

Ortada yalnızca darbeyi yapan Kenan Evren ve konsey üyeleri vardı. Demirel ve Ecevit , Gelibolu'nun Hamza Koyu'ndaki askeri tesislerde, Erbakan ile iki gün saklandıktan sonra teslim olan Türkeş , İzmir Uzunada'daki Deniz Kuvvetleri'ne bağlı bir üste gözaltında tutulmaktaydı. Darbenin ilk günlerinde en büyük korkuyu İslamcı çevreler yaşadı. Onlarda ''Bütün emekler boşa gitti'' duygusu hâkimdi. Fakat çok geçmeden durumun pek de öyle olmadığını fark ettiler. Darbenin lideri Kenan Evren, neredeyse dini cemaatlerin yapmak istediklerini yapar hale gelmişti. Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu.

Darbeciler, okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı felsefe dersleri zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi.

Erbakan'ın tek başına iktidar olsa yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri Evren yapıyordu. Kenan Evren, yaptığı konuşmalarda Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş'e çatıyor, sağcıları, solcuları, irticayı eleştiriyor, ama ''hakiki din temiz dindir, irtica değildir'' anlayışıyla ılımlı İslamı da topluma panzehir olarak takdim ediyordu.

Evren'in bu tutumu, dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi. Zaten onların gözünde partilerin önemi yoktu, istedikleri ortamın oluşması her şeyin üstündeydi. Bir anda o zamana kadar ölesiye bağlandıkları, uğruna mücadele ettikleri Demirel ve Erbakan gibi liderleri silkip attılar, Kenan Evren onların gözünde daha makbul isim haline geldi.

Darbeciler ve cemaatler ittifakı

12 Eylül darbecileri de, özellikle anayasa oylamasına taban bulmak amacıyla İslamcı çevrelere hoşgörülü davrandılar. Hatta kimi cemaatlerle de direkt ilişkiye geçtiler. Onlardan istedikleri, anayasa oylaması referandumunda evet oyu kullanmalarıydı. Bunun karşılığında cemaatlerin faaliyetlerine, yurt ve Kuran kursu açmalarına izin verilecekti. Darbeciler, partileri kapatılan liderlerinin, halka ''hayır'' oyu verdirmeye çalışmasından korkuyorlardı. Demirel başta olmak üzere bütün liderler, tabanlarına ''hayır oyu verin'' mesajları yolluyorlardı. Bu mesajların etkinliğini kırmak, hayır oylarının olabildiğince az çıkmasını sağlamak gerekiyordu.

Çünkü, 12 Eylül Anayasası ile birlikte Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı da oylanacaktı. Ayrıca ''hayır'' ların yüksek olması, Batı
karşısında yönetimi zor duruma düşürebilirdi. Bu yüzden darbeciler, kimi asker ve sivil aracılarla cemaat ve tarikat önderleriyle görüştüler. Çoğu cemaat de bu görüşmelere olumlu yanıt verdi. Erbakan'ın hocası İskenderpaşa cemaati lideri Şeyh Mehmet Zait Kotku bu dönemde öldü. Onun ölümünden sonra Esad Coşan tarikatın başına geçti. Bu grup, darbe döneminin cemaatler için uygun olduğu görüşündeydi.

Cemaat mensubu Turgut Özal, ihtilalcilerin kurduğu hükümette yer almıştı. Darbe döneminde bu ortamdan faydalanılmalı, sonra şartlar uygun olursa Erbakan'ın oluşturacağı harekâtta yer alınmalıydı. Bir de cemaat mensuplarını diri tutmak için bir dergi çıkarılacaktı. İşte bu dönemde, en güçlü ve etkin cemaat, Yeni Asya ikiye bölündü.

Nurcu lider darbecilerle

Yeni Asya cemaati içinde yer alan Nurcuların kimi ileri gelenleri, darbecilerle yakınlık kurmuştu. Erzurum'da bulunan Mehmet Kırkıncı Hoca bunların başında geliyordu. Kırkıncı Hoca, Kenan Evren'e mektup yazarak neler yapılabileceğine dair önerilerde bulunmuş, darbecileri överek dualar etmişti. Mehmet Kırkıncı'nın Demirel'e bağlı Yeni Asya cemaati içinde çok etkili olduğunu öğrenen darbeciler de ona yakınlık gösterdiler ve özel görüşmelerde kendisine yardımcı olacaklarını söylediler.

Mehmet Kırkıncı, gerçekten de cemaatin en etkili ve sevilen isimlerindendi, yalnız da değildi. Osman Demirci, Rahmi Erdem, Ahmet Şahin, Necmettin Şahiner gibi önemli Nurcular yanındaydı. En önemlisi Mustafa Sungur gibi bir ''ağabey'' de onun gibi düşünmekteydi. Kırkıncı Hoca vasıtasıyla Nurcu olan Fethullah Gülen de Hoca'yı destekliyordu. Zafer dergisi etrafında toplanan Sakaryalılar grubu da onunla hareket etti.

Bu durum Mehmet Kutlular, Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci gibi isimleri hayli kızdırdı. Darbe, döneminde Yeni Asya gazetesi kapatıldığı için yerine çıkan Yeni Nesil gazetesinde Kırkıncı'nın ihtilalcilere yazdığı mektup, ihtilalciler ve onlarla işbirliği yapanlar sert bir üslupla eleştirildi. Kırkıncı Hoca, Cengiz Han 'ın hocası ilan edildi. Cengiz'in Hocaları diye bir dizi hazırlandı. Cengiz Han, yanında bulundurduğu bazı Müslümanlar sayesinde İslam ülkelerini ele geçirmişti, Kırkıncı Hoca da öyleydi. Veysel Akpınar, Mustafa Kaplan, Bünyamin Ateş, Mehmet Paksu, Safa Mürsel, Burhan Bozgeyik, İhsan Atasoy gibi gazete yazarları bu konuda sert yazılar yazdılar, darbeyi eleştirdiler, şartlar ne olursa olsun Demirel'in yanında olunması gerektiğini söylediler ve açılan mahkemelerde onlarca davada yargılandılar. Darbeciler, Mehmet Kutlular ile de görüştüler. Kutlular, misyonlarının darbecilerle birlikte olamayacağını söyleyerek işbirliğini reddetti. Askerlerin ısrarı işe yaramadı. Darbecilerle yakınlık kuran kesim ise Yeni Nesil gazetesinin ve Kutlular'ın bu tavrını eleştirdi. Onların yaptığı, ileriyi görmemekti. Bediüzzaman'ın şartlar gereği DP'yi ve Menderes 'i desteklemesini, bu ilelebet böyle olacak, hep Demirel desteklenecek şeklinde ele almak yanlıştı. Ne şer CHP vardı ne de ehven-i şer AP vardı, ortada sadece darbeciler vardı. Üstelik darbeciler kendilerinden yardım istemekteydi.

Hizmetlerin devam etmesi için bundan daha uygun ortam yoktu. Sonuçta büyük bir tabana sahip Yeni Asya cemaati, tam da orta yerinden ikiye bölündü. Yeni Asya cemaatinde kalanlar Mehmet Kutlular, Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, Yavuz
Bahadıroğlu, İhsan Atasoy, Mustafa Kaplan, Burhan Bozgeyik, Bünyamin Ateş, Safa Mürsel, Mehmet Paksu gibi isimlerdi.

Cemaatten kopanlar ise Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Rahmi Erdem, Osman Demirci, Ahmet Şahin, Mehmet Dikmen, Necmettin Şahiner gibi isimlerin bulunduğu önemli bir gruptu. Yeni Asya cemaati yarı yarıya güç kaybetmişti.

Cemaatlerin çoğu darbecilerden yana

Yeni Asya cemaatinden kopan Mehmet Kırkıncı grubuna, Yeni Asya cemaati ''Konseyciler'' adını taktı ve bu ad, o cemaati tanımlayan bir sıfat oldu. Konseyciler grubu artık Yeni Asya cemaatinin en öfke duyduğu gruptu. Onlar Cengiz'in hocalarıydı, davaya ihanet etmişler, ihtilalcilerle işbirliği yapmışlardı. Taban bu ayrılık karşısında şaşkındı. En çok etkilendikleri bölünmeydi bu. Daha düne kadar birlikte, yan yana oldukları insanlar şimdi karşı karşıya gelmişlerdi. Birbirlerini Demirelci-Konseyci diye suçluyorlardı.

Yeni Asya cemaati, Demirelcilikte yalnız kalmıştı. Yeni Asya'ya karşı Demirelcilik suçlaması eskisinden daha şiddetli biçimde yapılıyordu. Yanlış ata oynuyorlardı. Artık hapiste olan ve bir daha da siyaset yapabileceği belirsiz Demirel'e bu kadar
bağlanmanın hizmetle ilgisi olmadığı gibi hizmete zarar vermekteydi. Konseyciler bu konuda yalnız da değildiler. Nurcuların bir kesimi de Konseyciler gibi düşünüyordu. Fethullah Gülen de hakkında aranıyor afişleri asılı olmasına rağmen darbecilere destek verilmesinden yanaydı. Sızıntı dergisinde askerleri öven başyazılar yazdı. ''Asker'' ve ''Son Karakol'' başlığını taşıyan başyazılarda askerlerin ''tepe'' bir varlık olduğunu söyleyerek anadan doğma asker millet olduğumuzu belirtti. Fethullah Gülen'e göre, asker tam zamanında yetişmeseydi, ''Bütün millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı.'' ''Onun süngüsü'' yüz defa iniltimizi dindirmiş ve ateşimize su serpmişti. Yapılan ihtilal, ''düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zafer'' di. ''Bir evvelki sene selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.'' Askerler, ümitlerin tükendiği anda yetişip memleketi kurtarmıştı. ''Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe istihalelerin son kertesine varma dileğimizi arz ediyoruz.''

Fethullah Gülen, bu görüşler ışığında, anayasaya ''evet'' oyu verilmesini savundu ve taraftarlarına bu konuda direktifler verdi. Şehirlerin merkezi yerlerinde, otogarlarda, istasyonlarda ''aranıyor'' afişlerinde Fethullah Gülen'in resimleri yayımlansa da
hakkında ciddi bir takibat yoktu. Hatta askeri birliklere bile uğramaktan çekinmiyordu.

Ege Bölgesi'nde cemaatleşme faaliyetlerini sürdürdü. Son derece rahattı, zira askerler onunla da görüşmüşlerdi. Abdullah Aymaz, İlhan İşbilen, Mustafa Bildik, Latif Erdoğan gibi yakın çevresi, kendisiyle ihtilalciler arasında arabuluculuk yapıyorlardı.
 

12 Eylül darbecileri cemaatlere istediği ortamı sağladı. Erbakan'ın tek başına iktidar olsa yapmaya cesaret edemeyeceği şeyleri Evren gerçekleştiriyordu.


Fethullah Gülen

'12 Eylül, Müslümanları Erbakan'dan kurtardı'

Fethullah Gülen'in en çok kızdığı kişi Necmettin Erbakan'dı. Erbakan'ı yangına körükle gitmekle, aptallıkla, maceracılıkla, akılsızlıkla suçladığı, cemaat içinde en çok konuşulan konuydu. Her yerde Erbakan'ın aleyhinde konuştuğu ve Erbakan'dan kurtuldukları için sevindiği söyleniyor ve müritlerince şöyle konuştukları iddia ediliyordu..

''12 Eylül ihtilalinin en güzel yanı, Müslümanları Erbakan gibi kendini bilmez bir adamdan kurtardı. Erbakan bir daha belini doğrultamaz artık. Zaten onu yargılayarak hapiste uzun seneler tutacaklarını haber aldım. İnşallah öyle olacaktır.''

Şimdi Erbakan'sız kalan MSP'li kitleden adam kazanmak, onları bu cemaatin içine çekmek zamanıydı.

Fethullah Gülen'in bu sözleri Fethullahçıların da dilindeydi. Her yerde MSP'lilere sataşıp alay ediyorlar, ''Erbakan ve partisi bitti, bizim aramıza gelin'' diyorlardı.

Bu görüş, bazı cemaatlerde de yaygındı. 12 Eylül kesinlikle Erbakan'ı ve arkadaşlarını yargılayıp hapse atacaktı. Artık Erbakan'ın işi bitmişti.

Nurcular, Fethullahçılar, Konseyciler, Süleymancılar ve diğerleri özellikle Erbakan'dan kurtuldukları için, genelde ülkeyi bu hale getiren Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş'ten kurtuldukları için mutluydular. Onların yeni gözdesi Kenan Evren'di.

Bu duygularla cemaatlerin çoğu 12 Eylül Anayasası'na ve Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığına evet oyu verdiler. TRT ve basın yoluyla yönlendirilen ve korkutulan halkın çoğunluğu, biraz da ortam gereği anayasaya evet oyu vermişti. 12 Eylül Anayasası yüzde 92 oy desteğiyle kabul edildi. Kenan Evren 7. Cumhurbaşkanı oldu.

Bu sonuçla cemaatler kendilerini biraz daha rahatlamış hissettiler.



Zaman gazetesi yazarı Hekimoğlu İsmail, devletin İslamiyeti bir bilim dalı olarak ele alması gerektiğini söyledi

'Sosyalistler din düşmanlığından vazgeçmeli'

Minyeli Abdullah romanının yazarı Hekimoğlu İsmail, Fazilet Partisi'nin oya ihtiyacı olduğu için cemaatlerle çekişmesinin mümkün olmadığını söyledi. Siyasetle uğraşanların sistemi eleştirmesinin normal olduğunu belirten Hekimoğlu İsmail, ''Öyle bir hal içindeyiz ki, sistemi eleştirsek devlet, eleştirmesek bazı dindar gruplar karşı çıkıyor. Özellikle fakirler, işsizler politikayla daha çok meşgul oluyor, bundan da particiler yararlanmak istiyor'' dedi.

- Minyeli Abdullah romanınız, sizi cemaatlerüstü bir isim haline getirdi. Minyeli Abdullah romanında İslamcıların çektikleri sıkıntılardan söz ediliyor, hâlâ aynı sıkıntıların sürdüğü söylenebilir mi? Cemaatler birbiriyle anlaşamıyor, bir olamıyor ve gruplara ayrılıyor, Risale-i Nur camiası da bu yüzden dağınık, bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

- İslamiyet bir sanat veya meslek dalı olmadığı için leblebici, muhallebici der gibi İslamcı veya dinci denemez. Halkımız Müslümandır, bunların yüzde 30'u İslamiyeti öğrenmeye ve yaşamaya çalıştığından bunlara dindar denir. Cemaatler, İslam üniversitesinin fakülteleri hükmündedir, eğitim ve öğretimin kolaylığı için bunlar gereklidir. Asıl olan İslamiyettir. Devlet İslamiyeti öğretmiyorsa, öğretmek isteyenlere de mâni olursa sıkıntılar devam edecektir. İslami öğretim ve eğitimin olmadığı bir ülkede, cemaatler kendi şartları içinde şekillenmişse aralarındaki farklılıklar gruplaşmalara sebep olacaktır. Bediüzzaman Said Nursi , kendi yerine herhangi birini tavsiye etmedi: ''Risale-i Nurlar size yeter'' dedi. Risale-i Nurlar da kitaptır, kitaplar te'vil edilir, yani yoruma açıktır, farklı yorumlar, farklı grupları doğurur. Devlet, İslamiyeti bir bilim dalı olarak ele alıp onu gerçek manasıyla öğretseydi Müslümanlar bugünkü durumda olmazlardı.

- Son dönemde FP ve Fethullah Gülen cemaati birbiriyle sürekli bir çekişme içindeydiler. Gerçekten bir çekişme var mıydı, kamuoyuna yanlış mı aksettirildi?

- FP'nin oya ihtiyacı var, bu sebeple cemaatlerle çekişmesi yanlıştır, bence çekişmemiştir de. Gülen de imanla, ibadetle meşgul olduğundan siyasi sahaya girmemiştir. Gülen gibi bir İslam âliminin, milletin bütününe, hatta İslam, belki insanlık âlemine hoca olabilmesi için particilikten uzak kalması şarttır. İslam âlimleri partici olmamalı. İslam âlimlerinin iktidara gelme gibi bir düşünceleri de olmamalıdır. Halkımızın yüzde 30'u dindardır, dolayısıyla dine dayalı bir parti ortaya çıksa alacağı oy oranı yüzde 30'u geçmez. Türkiye'deki dindarlar her zaman dindar olmayan Müslümanlar tarafından yönetileceklerdir.

- Cemaatlerin bir kısmı sisteme eleştirirken bazıları sistemle birlikte hareket ediyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Sistem deyince, cumhuriyet, demokrasi, laiklik ve bunlara benzer resmi rejimler ve ideolojiler akla gelir. Bunları eleştiren devlet adamları ve öğretim üyeleri de vardır. ''Bu sistem değişmelidir'' diye kitap yazanlar iktidardadır, ama onlar da sistemi hâlâ değiştiremedi. İngiltere'nin demokrasisini, Fransa'nın laikliğini, insan haklarını istemek herkesin hakkıdır. Siyasetle meşgul olan elbette sistemi eleştirir, olmayan da kendi işine devam eder, bu da sistemle özleşme manasına gelmektedir. Öyle bir hal içindeyiz ki, sistemi eleştirsek devlet, eleştirmesek bazı dindar gruplar karşı çıkıyor. Kahveler, basın-yayın, halkımızı politize etmiştir; özellikle fakirler, işsizler politikayla daha çok meşgul oluyor, bundan da particiler yararlanmak istiyor.

- Yeni Asya cemaatinin içinde siz de vardınız ve pek çok ayrılan gibi siz de ayrıldınız, sizin ayrılma sebebiniz ne idi?

- Onlar hizmeti bir partinin içine soktu, ben partici olmadım. Siyaseti ilmi planda ele almak başka, partici olmak daha başkadır. Yazmış olduğum kitaplar bunun delilidir.

- RP kapatıldı, Erbakan siyasi yasaklı oldu. Bir yıl sonra Fethullah Gülen'in şok kasetleri yayımlanarak Gülen ve cemaatine yönelik aleyhte bir kampanya yürütüldü. Ardı ardına gelen iki farklı misyona yönelik bu darbelere yorumunuz nedir?

- Globalleşme, küreselleşme ve dünya devleti; bu üç tabir aynı manaya gelir. Bir dünya devleti vardır, bu devleti süper güçler yönetmektedir, zirvenin tepesi de ABD'dir. Süper güçler ileri teknolojiyi kendileri aldı, hamal teknolojiyi bize bıraktı. İslam ülkelerinin kalkınmaması için devletin ilme ve tekniğe önem vermemesi lazım. Bunun için okul kapatmalı, başı örtülü kız üniversite kapısında ağlamalı, yani dünya ilme ve tekniğe koşarken İslam ülkelerinde bu kelimeler bayram nutuklarında
söylenmeli, çünkü süper güçlerin İslam ülkelerine emri budur: İslam ülkeleri kalkınmamalı! Kalkınmaması gereken devlet parti kapatır, düşünce suçu icat eder, ilim adamlarıyla uğraşır, böylece çağdaş olduğunu zanneder. Yasaklı Erbakan, yasaklı olmadığı zamandan daha güçlüdür, bu millet mazlumu sever. TCK'nin 141, 142 ve 163'üncü maddeleri kalktı, komünizm veya şeriat geldi mi? Rejimler gelmez, mevcut yönetimin hataları o rejimleri davet eder.

- Bu olaylardan bir ders çıkarmalı mı? Sizce bundan sonrası ne olabilir?

- Politikaya ve kültüre ekonomi yön verir. Kalkınamayan fertlerin, cemaatlerin ve devletlerin yapacağı hiçbir şey yoktur. Kalkınmanın esası da ilim ve tekniktir. Sosyalistler din düşmanlığından, özellikle İslam düşmanlığından vazgeçmeli, dindarlar ekonomiye önem vermeli, hâkim güç olan kapitalistler de kendilerine şu soruyu sormalı: ''İkinci Dünya Savaşı'nda yerle bir olan ülkeler kalkınıp süper güç olurken neden Türkiye seksen senede kalkınamadı?'' Devlete hâkim olan sosyalistler ve dindarlar değildi, öyleyse bunlar suçlanamaz, kapitalistler suçu kendinde görüp tedbir almalı. Kültür sınır tanımaz. Paranın, ilmin, tekniğin
dini imanı olmaz, bunlar insanlığın müşterek malıdır. Bunlara hep beraber sahip çıkmalıyız. Kalkınmış ülklerdeki sosyolojik ve psikolojik rahatsızlıkları azaltmak için İslam dininin yüce ahlakından faydalanmak şarttır.


Cemaatlerde darbe tartışmaları

Darbe, cemaat ve tarikatlarda yaygın tartışmalar yaşanmasına neden oldu. Demokrasiyi askıya almış, siyasi partileri kapatmış darbecilerle işbirliği ne derece doğruydu? İşbirliğini, küffara hizmet olarak yorumlayanlar bile oldu. Buna karşılık başka bir alternatifin olmadığı görüşü de yaygındı. Ülkedeki egemen güçlere karşı yapılabilecek bir şey yoktu. Siyasi partiler kapatılmıştı, Demirel'in ve Erbakan'ın bundan böyle siyaset yapması imkânsız gibiydi. Hizmet ise her şeyden önemliydi. Mademki darbeciler hizmetlerine engel olmayacaklardı, o zaman bu ortamda onların istediklerini yapmak daha doğruydu. Şimdi kavga yerine güçleri birleştirme, hizmete ağırlık verme, derlenip toparlanma ve büyüme zamanıydı. Günün birinde fırsat onların eline geçecekti. Bu tartışmalar kapalı meclislerde sürüp gitti ve bazı cemaatlerde çatlamalara, bölünmelere, kopmalara ve yeni arayışlara neden oldu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/11/2009 · Kategori: SIYASAL ISLAM

Bolum 10 - Cumhuriyet, 27.06.2000

Turgut Özal , Cumhurbaşkanı Kenan Evren 'den parti kurma iznini alınca cemaat ve tarikatlara yöneldi

Cemaatlerin gerçek lideri: Özal

1983 seçimlerinin yapılmasından iki gün önce Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Turgut Özal'ı azarlayan bir konuşma yapınca ANAP'ın talihi değişti. Askerlerin desteklediği MDP'ye oy vermeye karar veren tarikat ve cemaatlerden başka, hemen hemen bütün kesimlerden büyük bir çoğunluk, Kenan Evren'in konuşmasına tepki olarak ANAP'a oy verdi. 6 Kasım 1983 seçimlerinde ANAP ve Turgut Özal tek başına iktidar oldu.

12 Eylül darbecileri üç yıl sonra siyasi partilerin kurulmasına izin verdiler. Darbecilerin amacı bir sağ, bir de sol görüntülü iki güdümlü parti ile seçime gitmekti. İpler böylece yine kendilerinde olacaktı. Kurulacak diğer partiler veto edilecek, sadece iki güdümlü parti seçime girebilecekti. Emekli General Turgut Sunalp 'e Milliyetçi Demokrasi Partisi MDP'yi, Necdet Calp 'e de
Halkçı Parti HP'yi kurdurdular. Bunlardan hangisi kazanırsa kazansın darbeciler için fark etmeyecekti, ama sağ kesime hitap eden MDP büyük ihtimalle tek başına iktidar olacaktı!

Fakat parti kurmak isteyen biri daha vardı: Darbecilerin kurdurduğu Bülend Ulusu hükümetinde görev alan Turgut Özal. Özal parti kurmak için Evren'den izin aldı. Evren ve arkadaşları Özal'ın partisini önemsemediler, aksesuar bir parti gözüyle baktılar. Nasıl olsa Özal ''Takunyalı'' bilinmekteydi, pek oy alması da mümkün değildi.

Özal parti kurma iznini koparınca önce cemaat ve tarikatlara yöneldi. İktidara gelirse cemaatleri koruyacak ve onlara destek verecekti. Cemaatin önereceği kişileri milletvekili, hatta bakan yapacaktı. Artık Erbakan, Demirel ve Türkeş siyasi yasaklıydı. Kuracağı partide o partilerden pek çok kişi yanında yer alacaktı. Tek başlarına hükümet olma fırsatı vardı, bu fırsat
tepilmemeliydi. İktidarında inançlı kesimi her yerde kollayacak, devletin önemli kurumlarında yer verecekti. İnançlı kesimi iktidar yapacaktı. Özal'ın bu teklifleri cemaatleri memnun etti. Evren'i destekleyen kesimler, Özal'ı desteklemeye ve parti için çalışmaya söz verdiler. Özal, MSP'li dostlarını da ikna etti. Onların teşkilatçılıklarına ihtiyacı vardı. Kendisi de gerçekte
MSP'liydi, 1977 seçimlerinde MSP İzmir milletvekili adayı olmuştu. Erbakan'ın fikirlerini iktidar yapacağını söylüyordu. MSP'den pek çok kişiyi partisinden aday gösterecekti.

Özal, aynı şeyleri MHP ve AP'lilere de söyledi. AP'den bir umudu yoktu. Demirel, Güniz Sokak'taki evini karargâh gibi kullanarak AP'lileri kontrol etmekteydi. Yine de üç partiden başka seçime giren parti olmayacağını bildiği için, AP'li tabandan oy alacağını düşünüyordu.

Özal, CHP tarafına da bu şekilde yaklaştı. Konseyin iki güdümlü partisine karşı kendilerinin tek sivil parti olduğunu gören sol kesimlerden de oy geleceğini hesaplıyordu. Böylece Anavatan Partisi kuruldu. ANAP, dört eğilimin partisiydi. Çoğunluğu tarikatlardan ve cemaatlerden olan, fakat isimleri pek bilinmeyen kişilerden teşkilatlar oluştu. Cemaatler, MSP'liler, MHP'liler,
hatta kimi solcu isimler bile yer almıştı ANAP'ta. Mehmet Keçeciler, Korkut Özal, Cemil Çiçek gibi MSP'liler, Sadi Somuncuoğlu, Agâh Oktay Güner, Namık Kemal Zeybek, Halil Şıvgın gibi MHP'liler, Yıldırım Akbulut gibi AP'li, Cavit Kavak gibi solcular ANAP çatısı altında yer aldılar.

Ama ANAP'a çok şans tanınmıyordu. AP'nin pek çok önemli ismi, kamuoyunda tanınmış bürokratlar, 12 Eylül'cü general Turgut Sunalp 'in partisi MDP'ye geçmişti ve medyada MDP rüzgârı esiyordu.

Kenan Evren, Özal'ı eleştirince...

Siyasi yasaklı parti liderleri de boş durmuyordu. Demirel önce Büyük Türkiye Partisi'ni (BTP), o kapatılınca ardından Doğru Yol Partisi'ni (DYP) kurdu. Erbakan, Refah Partisi'ni (RP), CHP'liler Sosyal Demokrat Parti'yi (SODEP), CHP ile yolunu ayıran Bülent Ecevit, Demokratik Sol Parti'yi (DSP), Alparslan Türkeş, Milliyetçi Çalışma Partisi'ni (MÇP) sahneye soktu.

12 Eylül'e kadar bir cemaat yapısında olan Mücadelecilerin lideri Aykut Edibali de Islahatçı Demokrat Parti'yi (IDP) kurdu. Bunun dışında Demirel ve Erbakan, ne olur olmaz düşüncesiyle yedek partiler de oluşturunca, partilerin darbecilerce istenmediği bir dönemde yirmi-otuz kadar parti ortaya çıktı.Fakat bütün bu partiler MGK tarafından veto edildi. Seçime sadece MDP, HP
ve ANAP'ın gireceği açıklandı.

Ortaya çıkan bu tabloda; Demirel, Ecevit, Türkeş, Erbakan gibi liderler, taraftarlarına ''Boş oy verin'' çağrısı yaptılar. Yeni Asyacı Nurcular da Demirel'in talimatını uyguladılar. Bazı solcular boş oy kullanırken MSP içindeki partisizler de hiçbir partiye oy vermediler.

ANAP'ta lider Özal'ın dışında pek tanınmış kimse yoktu. Şöhretliler hep MDP'deydi. Kamuoyu da MDP kazanacak havasına girmişti.

Bu yüzden ANAP'a destek için söz veren cemaat ve tarikatlar kararsızlığa düştüler. MDP'liler de tarikatlara ve cemaatlere çeşitli vaatler sunmuştu. Fethullahçılar, Konseyciler, Süleymancılar ve diğer bazı dini çevreler MDP'ye oy verme yanlısıydılar. MDP, askerin ve medyanın desteğini arkasına almıştı ve kesin iktidar olacağı izlenimi vermekteydi. ANAP'ın pek şansı yok
gibiydi. MDP'ye oy vermek cemaatler için daha doğru olacaktı. Kaldı ki askeri darbeyi desteklemişlerdi, MDP cuntacıların partisiydi. Cemaatlerin başına bir şey gelmemesi için MDP tercih edilmeliydi.

Nakşilerden Özal'a destek

Bu tür tartışmalar ve istişarelerden sonra ANAP'a söz veren Fethullah Gülen, Mehmet Kırkıncı gibi cemaatler MDP'ye yöneldiler. Güçlüden yana tavır almak, bu cemaatlerin temel felsefesiydi. Şu anda güçlü olan ise MDP'ydi. Nakşiler ise zaten kendilerinden olan Turgut Özal'ın ANAP'ına destek verecekti.

Ama seçimden iki gün önce Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Turgut Özal'ı azarlayan bir konuşma yapınca, ANAP'ın talihi değişti. Gerçekten de favori olan MDP büyük antipati kazandı. Kenan Evren, neredeyse açıktan açığa MDP'ye oy verin demeye getirmiş, sanki bu konuda halka emir vermişti. Turgut Özal, Evren'in bu konuşmasını duyunca, telaş ve panik içinde olan
partililerine ''Telaş etmeyin, Evren bu konuşmasıyla bizi iktidar yapıyor'' dedi. Gerçekten de MDP'ye oy vermeye karar veren tarikat ve cemaatlerden başka, hemen hemen bütün kesimlerden büyük bir çoğunluk, Evren'in konuşmasına tepki olarak ANAP'a oy verdi ve 6 Kasım 1983'te ANAP büyük bir çoğunlukla tek başına iktidar oldu.

Turgut Özal dönemi; cemaatlerin altın çağı

Özal'ın Anavatan Partisi tek başına iktidar olunca cemaatler ve tarikatlar bayram ettiler. Özal, sadece siyasi dört eğilimi değil, o zamana kadar pek yan yana durmayan sayısız cemaat ve tarikatı da partisinin bünyesinde birleştirdi.

Özal'dan başka pek kimsenin tanınmadığı ANAP'ta bilinenlerin dışında bilinmeyen pek çok tarikatçı ve cemaat mensubu parti yönetiminde, milletvekilliğinde, parti teşkilatlarında yer almıştı. Cemaat ve tarikatlar ilk kez galipler safında olmanın mutluluğunu yaşadılar. O güne kadar yaşadıkları ''hep mağlubuz'' ezikliği bitmişti.

Özal, seçim öncesi cemaat ve tarikatlara verdiği sözleri tuttu. Kendisi de Nakşibendi tarikatındandı, ama bu yönünü önplana çıkarmamamıştı. Daha çok ekonomist yönüyle tanınıyordu. Kendisi ve özellikle ailesi modern ve girişimci bir görüntüye sahip
olduğu için laik kesimin yadırgamadığı birisiydi. O zamana kadar AP'ye ve CHP'ye oy verenlerin lider şablonuna uygundu. Ekonomiyi bilen, modern, girişimci, ikna kabiliyeti olan, laik, liberal ve güçlü bir insandı Turgut Özal. Basın, iktidara geldiğinden beri bu yönünü özellikle vurgulamaya başlamış ve kamuoyu Turgut Özal'ı benimsemişti. Turgut Özal, ''Erbakan gibi gerici, Demirel gibi kinci, Ecevit gibi hırçın değildi.'' İnançlara saygılı laik bir liderdi.

Ama bu imajın gerisinde Özal gerçekte bir tarikatçıydı ve dini çevrelere bugüne kadar kazanamadıkları mevkileri, makamları kazandıran; yine bugüne kadar alamadıkları mesafeleri almalarını gizliden gizliye sağlayan kişiydi.

Mesela Milli Eğitim Bakanlığı tamamen tarikatçıların ve cemaatlerin elindeydi. Dini çevrelerin yayımladığı dergiler, kitaplar MEB Talim Terbiye Kurulu tarafından okullara tavsiye ediliyor, Tebliğler Dergisi'nde bu tavsiyeler yayımlanıyordu. Fethullah Gülen'in Sızıntı dergisi, kitapları, Yeni Asya yayınlarının kitapları, Zafer dergisi ve yayınları gibi dini kitapların çoğu artık Milli Eğitim Bakanlığı'nca okullara tavsiye ediliyor, devletin kütüphanelerine alınıyordu.

Bu bile yetiyordu cemaat ve tarikatlara. Hatta Özal'ın bu iyiliği, Yeni Asya cemaatinde bile tartışıldı. Özal kendisine oy vermediğini bile bile bu Demirelci, Nurcuların kitaplarını da devletin himayesine almıştı. Özal, Yeni Asya kesimine mesajlar da iletiyordu: ''Sizin Demirelciliğiniz boşuna, o bugüne kadar bu basit işleri bile yapamadı. Demirel Müslümanların yanında görünür, ama kesinlikle öyle değildir. Ben gerçekte Müslümanların en büyük destekçisiyim.''

Buna rağmen Yeni Asya'cılar Demirelcilikten taviz vermediler. Özal, onlara ne kadar iyilik yaparsa yapsın demokrat misyonun temsilcisi sadece Demirel'di!

Turgut Özal'ın Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel'den üstün yönleri

Özal, İslamcıların gözünde değil ortalama insanın gözünde de 12 Eylül öncesindeki liderlerin tamamından üstün kabul ediliyordu. Bir kere Erbakan gibi İslam'ı açıktan istismar konusu etmiyor, ''Yüz bin tank üreteceğiz'' gibi abartılı, ''Kadayıfın altı kızaracak'' gibi itici konuşmalar yapmıyordu. Buna karşın İslam için Erbakan'dan daha iyi işler yapıyor, inançlı yönünü sevimli, doğal ve içten bir tavırla gösteriyordu. Demirel gibi kavgacı, sözünde durmaz, idare-i maslahatçı, oyalayan, sözünde durmayan, hep yuvarlak laflar eden ve hesaplar içinde olan biri değildi. Ecevit gibi hırçın ve hayalci görünmüyordu. Türkeş gibi ırkçı tarafı yoktu. Milliyetçiliği sevimli bir kalıba sokmuş ve milliyetçilere sahip çıkmıştı.

Zaten 12 Eylül öncesi anarşi ve kavga döneminde o liderlerden bıkılmıştı. Özal o karanlık günleri unutturmuş, Türkiye'nin önünde ufuklar açmış, ekonomiyi canlandırmış, topluma huzur ve barış getirmişti. Değişik kesimdeki insanların o günlerde Özal hakkındaki duygu ve düşünceleri bunlardı. Ama tarikat ve cemaatlerin gözünde Özal'ın, Erbakan ve Demirel'den üstün yanları daha farklıydı. Erbakan o kadar İslamcı olduğu halde içe dönüktü, hayal âlemindeydi ve insani ilişkileri zayıftı. Kendi dışındakileri düşman görmüş, yumuşak ve sevecen yaklaşmamıştı. Mağrur ve tepeden bakan bir yapısı vardı. Onun için sadece
partisinin hükümette yer alması ve kendisinin başbakan olması ideali her şeyin üstündeydi. Erbakan'a yaklaşmak, onunla oturup konuşmak, ona bir mesele açmak mümkün değildi. Görüşülüp konuşulduğunda bile Erbakan konuşanı dinlemez, hep kendisi konuşur ve emrederdi. Ama Özal farklıydı. O insanları dinlemekte ve yakınlık göstermekteydi. Üstelik konuştuklarına yardımcı olmakta, bazı konularda bizzat devreye girip zor görünen meseleleri çok kolay çözmekteydi.

Demirel de insani ilişkiler yönünden fena değildi. Herkesle oturup konuşur, dinler, ama sadece dinler, kendi bildiğini yapardı. Çoğunlukla verdiği sözü yerine getirmezdi.

Demirel için, ''dün dündü'' . O bir idare-i maslahatçıydı. Dindarlara yakın durması oylarını almak içindi ve en önemlisi dini kesime ''Bana oy vermeye mecburlar'' gözüyle bakmaktaydı. Yeni Asya kesimi başta olmak üzere MSP'ye karşı olan dini kesimleri hep oyalamıştı. ''CHP'li ve komünist basına'' destek olurken Yeni Asya'yı görmezlikten gelmişti. Nurcular, ''Niye bir
Nurcu bakan yok?'' dediği zaman, ''Ben varım ya, yeter'' diyerek onları aldatmıştı.

Turgut Özal'dan dini çevrelere devlet kredisi

Gerçekten de Özal, dini çevrelere büyük yardımlar yapmıştı. Devlet imkânlarını cemaatlerin hizmetine sunmuştu. ''Para kazanmak, kalkınmak ve güçlenmek zorundasınız'' diyerek devlet bankalarının kredilerinden cemaatlerin de faydalanmasını sağlamıştı. Büyük şirket kurmalarını, basına girmelerini önerdi. İnançlı şirketler günün birinde Koç ve Sabancı grupları gibi
zengin olmalıydı. İnançlı gazeteler, Hürriyet, Günaydın, Milliyet gibi büyük gazeteler haline gelmeliydi. Özal, ülkenin zenginlerini yanına alıp sermayenin en büyük destekçisi olurken el altından onlara alternatifler çıkartmaya çalışıyordu..

İslamcı bankacılığın ortaya çıkmasına da Özal öncülük etti. Kombassan, Yimpaş gibi İslami sermayenin oluşmasına, Ülker gibi firmaların daha güçlü hale gelmesine katkıda bulundu. Al Baraka Türk, Faysal Finans gibi faizsiz bankalar, İslamcı holdingler onun döneminde türedi.

Basına da özel önem veriyordu Turgut Özal. Bu konuda, o zamana kadar çok cılız bir cemaat olan 'Işıkçılar' fırsatı değerlendirdi. Işıkçı cemaatinin birkaç bin baskı yapan ve çoğu elden satılan, kamuoyunca tanınmayan, diğer dini çevrelerce de pek ciddiye alınmayan Türkiye gazetesi Özal'ın yardımıyla gün yüzüne çıktı.

Enver Ören ve Özal

Hüseyin Hilmi Işık adlı bir emekli albayın liderliğini yaptığı Işıkçılar, cemaatlerin içinde en az tabanı olan, diğer cemaatler tarafından da bazı yönleri aşırı bulunduğu için pek ciddiye alınmayan bir cemaatti. Hakikat Kitabevi'nde Hüseyin Hilmi Işık'ın ve başkalarının kitapları yayımlanıyor, ama bu kitaplar diğer cemaatler tarafından onaylanmıyordu. Hüseyin Hilmi Işık'ın dini yorumları katı bulunuyordu. Işık, Seyyid Kutup , Mevdudi gibi İslamcı düşünürleri neredeyse kâfir ilan ettiği için eleştiriliyordu.

Böylesine radikal yönleri olan Işıkçıların kaderi, Enver Ören ve Turgut Özal sayesinde değişti. Enver Ören, Hüseyin Hilmi Işık'ın damadıydı ve artık cemaatin ''ağabeyi'' oydu. Güleç yüzlü, çalışkan, canayakın bir yapısı vardı, insanlarla iletişimi sıcaktı.

Turgut Özal ona basın konusunda destek olma vaadinde bulundu. Japonya'da uygulanan gazetelerin abone sistemlerinden bahsetti. O uygulama ile devletin kredileri birleşince gazetenin büyümesi mümkündü.

Enver Ören'in hayali büyüktü. Gazetesini geliştirmek, büyütmek ve güçlenmek niyetindeydi. Özal gerekli kredileri temin ederek bir gazetenin sıfırdan büyümesine yetecek oranda devletin maddi imkânını Türkiye gazetesine sağladı.


12 Eylül sonrasında cemaatlerin durumu

Anayasaya oy verenlerin arasında çok sayıda MSP'li de vardı. Erbakan'ın ''Bu anayasaya oy vermeyin'' çağrısına rağmen buna uyanların sayısı çok azdı. 12 Eylül'ün mağdur parti liderleri hayli kırgın ve öfkeliydi. Halk kendilerine sahip çıkmamıştı. Parti liderlerinin isteğine uyanlar, Yeni Asyacı Nurcular, kimi tarikatlar, kimi solcular ve kimi ülkücülerdi. Hayır oyu ve-renler ancak yüzde 8'de kalmıştı.

Bütün bu olaylar dinci kesimleri etkiledi ve içlerinde değişikliklere yol açtı. MSP'liler de bu gelişmelerden etkilendiler. MSP'liler, ''tam iktidar olacakları sırada'' gelen 12 Eylül ihtilaliyle büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Erbakan Hoca'nın başbakan olmaması için ABD, Siyonistler, Hıristiyanlar, Türk ordusunu kullanarak darbe yapmışlardı.

Radikal İslamcı kesim ''Ne yapılırsa yapılsın bu işler parti ile olmuyor'' anlayışına kapılmıştı. İran devriminden de etkilenen bu kesim, ''Gördük işte bu işler parti ile olmuyor'' düşüncesindeydiler. Türkiye'de iktidar olabilmek için İran devrimi gibi bir devrim gerçekleştirmekten başka yol yoktu. Humeyni parti kurmamıştı, halkı ayaklandırmış ve İran'daki Şah rejimini devirmişti. Şimdi
İran, ABD'ye kafa tutacak İslam devrimini başka İslam ülkelerine ihraç edecek kadar güçlü bir hale gelmişti. İran devrimi, Mısır'daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı, Hizbu'l Tahrir gibi örnekler MSP'li gençleri cezbediyordu.

Yılmaz Yalçıner, Ali Bulaç, Yaşar Kaplan, Atasoy Müftüoğlu, Nurettin Şirin, Hüsnü Aktaş, Mehmet Metiner, Hüseyin Okçu gibi isimler bu partisizlik düşüncesinin mimarları olarak sivrildiler. Ali Bulaç, bu dönemde, Mehmet Kerim adıyla İran İslam Devrimi adlı bir kitap yazdı ve bu kitap, radikal gençlerin elinden düşmeyen bir temel eser haline geldi.


MSP'li gençlerde partisizlik akımı

12 Eylül yönetimi, solcu ve ülkücüleri içeriye atarken o mücadele dışında kalan MSP'li gençlere dokunmamıştı. Aynı durum, cemaat ve tarikatlar için de geçerliydi. Dini kesimden içeriye alınanların sayısı hayli azdı. Solcular ve ülkücüler tutuklanınca meydan onlara kalmıştı.

Örgütlenme yetenekleri gelişkin, örgütlü mücadeleye yatkın MSP'li gençler şimdilik boştaydı. Artık parti yoktu. MTTB ve Akıncılar Derneği gibi dernekler de kapanmıştı. Bu boşlukta kimileri cemaatlere ve tarikatlara yöneldi.

Bir kısmı ise o dönemde heyecan yaratan ve bir arayışa cevap veren partisizlik akımına yöneldi. Zamanla partisizlik, başı belli olmayan bir güç haline dönüştü.

Yılmaz Yalçıner, Nurcu Alaaddin Kaya ile ortak çıkardıkları Şûra dergisindeki kadrosu Mekki Yassıkaya, Ömer Yorulmaz, Hasan Güneşer ile birlikte uçak kaçırınca bu kitle heyecanlandı. Yalçıner ve arkadaşları İran'a gitmek istediklerini belirttiler. Ama Diyarbakır Havaalanı'nda yapılan bir operasyonla yakalanıp içeriye atıldılar. O günlerde cezaevinden yeni çıkan
Necmeddin Erbakan da, bu olayın ertesi günü tekrar tutuklandı.

Bu olay, Yılmaz Yalçıner hakkında daha önceleri de var olan ajanlık iddialarını tekrar gündeme getirdi.

İddialara göre, İslami hareketten görünüp İslami harekete büyük darbeler vuran bir MİT görevlisiydi Yalçıner. Erbakan onun yüzünden tekrar içeriye girmişti ve şimdi asker kim bilir Müslümanlar üzerinde nasıl baskı uygulayacaktı. Yılmaz Yalçıner hızlı bir ülkücüyken birden İslamcı oluvermiş, Nurcu Alaaddin Kaya ile Şûra dergisini çıkarıp son derece pervasız bir şekilde şeriatı savunmaya girişmişti.

Fakat bazılarının gözünde Yılmaz Yalçıner kahramandı. 12 Eylül'e karşı cesurca eylem yapmıştı. Solcular, ülkücüler, akıncılar susmuşken, Yılmaz Yalçıner kendisinden beklenildiği gibi bir eylem gerçekleştirmişti.

Partisizlik gençlik arasında taban buluyordu. Malatya'da bir büyük grup oluştu. Türkiye'nin çeşitli illerinde de gruplaşanlar oldu.

Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Mevdudi, Humeyni, Hüseyin Nasr , Ali Bulaç, Ali Ünal, Hüsnü Aktaş, Yaşar Kaplan, Mehmet Metiner, Atasoy Müftüoğlu, Rasim Özdenören, İsmet Özel, Mustafa Kutlu bu kesimin okuduğu yazarlardı.

Özellikle Ali Bulaç, Yaşar Kaplan, Atasoy Müftüoğlu, Mehmet Metiner, Mehmet Alagaş, Mustafa İslamoğlu gibi yazarlar, adeta partisizlerin lideri konumuna geldi. Her birinin etrafında gruplar oluştu. Fakat bir problem vardı: Partisizler ne yapacaktı?.. Hep kitap okumakla, partiye karşı olmakla, cuma namazlarına gitmemekle sonuçta nereye varılacaktı?..

Buna bir de ''Humeyni'ye biat edilmesi gerekir, çünkü o İslamın halifesidir'' ile ''Hayır Humeyni'ye değil, Türkiye'den bir isme biat edelim'' anlaşmazlığı eklendi.

Bu ikiye bölünen ana kesimde yine içlerinde bölünmeler yaşandı. Kimisi Malatya grubuna, kimisi Mehmet Alagaş'a, kimisi Mustafa İslamoğlu'na, kimisi Ali Bulaç'a, kimisi Mehmet Metiner'in Girişim dergisi çevresine, kimisi Yaşar Kaplan'a, Atasoy Müftüoğlu'na ve daha başkalarına bağlandı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/11/2009 · Kategori: SIYASAL ISLAM

Bolum 11 - Cumhuriyet, 28.06.2000

Özal, Fethullah Hoca'yı kurtarıyor

Fethullah Hoca, Özal sayesinde hakkında açılan takibatlardan sıyrıldıktan sonra itibarlı bir hoca olarak vaazlar vermeye başladı. Özal'ın yardımlarıyla okullar, kolejler açma dönemine girildi.

Özal, maddi manevi cemaatleri desteklemeyi hep sürdürdü. Hatta emniyet güçlerince aranan Fethullah Gülen yakalandığında devreye girip serbest bıraktırdı. Özal, İslamcı kesimden yargıyla başı dertte olanlara da yardım etti. Onların aklanmaları için girişimlerde bulundu.

Çıkardığı kanunlarla cemaatlerin hizmetlerini yaygınlaştırdı ve para kazanmalarını sağladı. Cemaatlere vakıf kurma ve vakıf adına kurban derileri toplama imkânı verildi.

Bu, cemaatler ve tarikatlar için bulunmaz bir nimetti. Bütün dini cemaatler vakfa dönüştü, vakıfların bünyesinde şirketler kuruldu. Cemaatler paraya kavuştu. İmam hatip okulları mezunlarına ilahiyat fakülteleri dışındaki üniversitelere de geçme hakkı tanınınca her tarafta yoğun bir imam hatip okulu açma faaliyeti başladı. İmam hatip okulları yapmak için para toplanıyor, dernekler kuruluyordu.. Bir anda çoğu kimsenin fark etmediği bir faaliyet ülke çapında hareketlendi. Camiler, imam hatip okulları, Kur'an kursları, yurtlar, dini eğitim veren özel okullar, kolejler ardı ardına faaliyete geçti. Muhafazakâr kesimler çocuklarını imam hatip
okullarına gönderdiler ve imam hatip okulları kısa zamanda en gözde okullar haline geldi.

Bu fırsattan en iyi yararlanan Fethullah Gülen oldu. Fethullah Hoca, Özal sayesinde kurtarıldıktan ve hakkında açılan takibatlardan sıyrıldıktan sonra artık istediği yerde itibarlı bir hoca olarak vaazlar vermeye başladı. Bir zaman sadece İzmir Bornova Camii'nde konuşan Fethullah Gülen artık bir emekli imamdı, ama yoğun talepler nedeniyle Süleymaniye, Fatih,
Sultanahmet, Selimiye, Kocatepe camilerinde vaaz veriyordu.

Geleceğe umutla bakan Fethullah Gülen, coşkulu konuşmalarını şimdi büyük camilerde yapıyor, eskisinden daha formda vaazlar veriyordu. Kırık bir mızrap olduğumuzu söylüyordu Fethullah Hoca. Maneviyat sazımızın telleri kopmuş, mızrabı parçalanmıştı. Üç yüz yılı aşkın bir süredir kırık mızrabı paslı tenekelere çalmışlardı. Ama o paslı tenekelerden çıkan nağmelere bile kulak
verilmemişti.

Bir kuyunun içine atılmışların mahremiyeti sarmıştı yürekleri. Güneşi görmez, bahar kokularını hissedemez ve kuşların cıvıltılarını duyamaz hale gelinmişti. Fizikle on ikiden vurmuşlardı bizi, kimya ile diz çöktürmüşler, müzik ve sporla aklımızı başımızdan almışlardı. Televizyonla manevi hayata sabotaj yapılmıştı. Edebiyat, kültür ve sanatla yere sermişlerdi.

Bir kâbus bizi adım adım takip ediyordu. Biz bahara özlem duyarken güneşi silmek isteyenler vardı. Üç yüz senedir tepemize atılan ağların kapanında çırpınsak da gün gelecek bu ağlar yırtılacaktı. Kelebeklerin ışıklara koştuğu gibi tüm insanlık Hakk'a koşturacaktı.

Üç yüz senedir başımıza yıkılan enkazın altında yarınları kurtaracak bir nesil saklıydı. Firavun döneminde sepete saklanmış Hz. Musa gibi bir altın nesil saklanmıştı. O altın nesil , Fethullah Hoca'nın cemaatindeki gençlerdi. Peygamberimiz sahabelerini, ümmetini sevdiği kadar, belki daha çok, bu gelecekteki ümmeti olan Fethullah Hoca'nın etrafındaki cemaati sevmekteydi.

Hz. Muhammed, ''Benden sonraki kardeşlerime selam söyleseydim'' demişti. Bir gün ayağa kalkmış, gözle görünmeyen gelecekteki ümmetini karşılamış ve ''Kardeşlerim gelmişler'' diye sarılmıştı. Bu manzarayı gören sahabe, ''Biz senin kardeşin değil miyiz ya Allah'ın Resulü'' dediklerinde Peygamber Efendimiz onlara dönmüş, ''Hayır'' demişti. ''Siz benim ashabımsınız.
Sizler beni gördünüz, benimle birlikte yaşadınız. Ama beni görmeden bu dava için mücadele edecek kardeşlerim olacak. En kötü zamanlarda bensiz mücadele edeceklerdir. İşte onlara selam olsun.''

Peygamberin selam gönderdikleri, Fethullah Hoca'yı gözleri yaşlı dinleyen cemaatti. ''Ey Allah'ın Resulü!'' diye Peygambere hitap ediyordu Fethullah Gülen. ''Ondört asır geçse bile senin zamanındaki ashabının hissiyatıyla mücadele eden kardeşlerin var, onlara selam verebilirsin. Onları kardeşim diye kucaklayabilirsin. On dört asır arkanda cemaat olmuş ümmetini, kardeşlerini görüyorsundur. Belki Arş-ı Azam'da perdeyi sıyırıp baktığın gibi bakıyorsundur onlara. Onların alınlarında parlayan nurdasın. Dillerinden eksik etmedikleri kelime-i tevhidlerdesin. Kalplerindeki Selat-ı selamlarda yakalıyorsundur onları!..''

Daha konuşma başlarken caminin çeşitli köşelerinde ağlamalar başlıyor, Fethullah Hoca coşunca ağlayanlar divaneye dönüyordu. Kendilerini yerden yere atanlar, ayılıp bayılanlar, üstünü başını parçalayanlar vardı. Camiye yeni gelenler de bu atmosfere ayak uyduruyorlardı. Cemaat ve sermaye bu konuşmalarla daha da arttı, büyüdü ve sadece Türkiye'de değil, Türk
cumhuriyetleri başta olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerine Özal'ın yardımlarıyla okullar, kolejler açma dönemine girildi. Fethullah Hoca cemaati, dini cemaatlerin en büyüğü ve en güçlüsü olmuştu.


Türkiye gazetesinin önlenemeyen yükselişi

Türkiye gazetesi Özal'ın Enver Ören'e verdiği destekle atılıma başladı. Ülke çapında abone seferberliğine girişildi. Her yerde Türkiye gazetesi büroları açıldı. Milli Gazete'nin yeterli maaş alamayan kimi çalışanları başta olmak üzere, çeşitli gazetelerden elemanlar transfer edildi.

Türkiye gazetesi zamanla hiç kimsenin aklına gelmeyecek kadar büyümeye ve tiraj almaya başladı. Büyüme gazete ile kalmadı, şirketler oluşturuldu. Bu şirketler birleştirilerek İhlas Holding kuruldu.

İhlas Holding'in temelinde hiç şüphesiz ki, Özal'ın devlet eliyle sağladığı büyük destek ve Enver Ören'in girişimci ruhu vardı. İhlas Holding inşaatçılıktan takvimciliğe, haber ajansından ev aletleri pazarlamacılığına kadar faaliyetlerde bulundu. Zamanla basın ve iş dünyasının sayılı kuruluşları arasında yer aldı. Türkiye gazetesinin büyümesi, o zamana kadar sağın en güçlü gazetesi Tercüman'ın Özal eliyle zayıflatılmasıyla mümkün olmuştu. Yıllardır AP tabanına hitap eden Tercüman, yeni dönemde AP tabanıyla ANAP arasında bocalamış, Demirel'i tercih eden yönü ağır basınca, Özal bu gazete üzerinde yoğun baskılar kurarak zayıflamasına neden olmuştu. Gün geçtikçe tiraj, itibar ve yazar kaybeden Tercüman gazetesi sıradan bir gazete haline dönüşmüştü. Yazarları başka gazetelere transfer oldu. Bu çöküşten en büyük payı Türkiye gazetesi aldı. Tercüman'la sembolleşen Ahmet Kabaklı, Ergun Göze gibi isimler Türkiye gazetesine geçince pek çok okuru da peşlerinden sürüklediler. Özal, Milli Gazete ve Yeni Nesil gibi gazetelere de kredi vermek istedi, ama bu iki gazete kabul etmedi. Milli Gazete Erbakan'ı, Yeni Nesil Demirel'i tutmayı sürdürdü. Özal'dan kredi almayı, ''bugün borç alan yarın emir alır'' gerekçesiyle reddettiler.


Gülen ve Şevki Yılmaz'ın kasetleri satışta

Necmettin Erbakan ve MSP yöneticileri Ankara'da Merkez Komutanlığı Tutukevi'nde on ay tutuklu kaldılar. Yargılandıktan sonra da beraat ettiler. Erbakan hapisten çıkar çıkmaz kolları sıvadı ve ev toplantıları düzenlemeye başladı. Tıpkı Fethullah hocanın konuşmaları gibi konuşmalar yapıyordu özel toplantılarda. Çevresini hareketlendirdi ve bir grup arkadaşına Refah Partisi'ni kurdurttu (19 Temmuz 1983). Ama RP, MGK'den aldığı veto yüzünden 6 Kasım 1983 seçimlerine giremedi.

MSP'lilerin çoğu da Kenan Evren' in o konuşmasından sonra tepkiyle ANAP'a oy verdi. Bir kısmı da ANAP'ta görev aldı. Özal' ın modern, girişimci ve liberal görünmesine rağmen, el altından dini kesimleri kalkındırması Erbakan'ı mutlu ediyordu. ''Özal bizim tarlamıza tohum atıyor, bize ürün veriyor'' şeklinde değerlendirmeler yapıyordu.

Özal'ın dini kesimlere sağladığı kolaylıklar, RP'lilerin de işine yaradı. RP'liler vakıf, şirket gibi faaliyetlere girişti. MSP döneminde Kombassan'la başlayan şirketleşmelere yenileri katıldı. Yimpaş gibi firmalar hızla büyüdü.

Ahmet Tekdal liderliğindeki RP, 25 Mart 1984 yerel seçimlerde yüzde 5 oy aldı. Şanlıurfa ve Van belediyelerini RP kazandı. Yüzde 5 küsur oran, normal MSP'nin geleneksel oylarının yarısıydı, ama bu yüzde 5 Erbakan'ın deyimiyle çekirdek tabandı, binanın sağlam temeliydi. Çekirdek, meyveleri bol ağaç haline gelecek, temelin üstüne de zamanla büyük bina kurulacaktı. Bu yeni dönemde Erbakan eskisinden farklı bir çalışma tarzı izledi. RP kesiminde güçlü bir sermaye birikimi oluşmuştu. Erbakan, ANAP'a yönelen tarikat ve cemaatler üzerinde fazla durmuyor, asıl hedef olarak sokaktaki vatandaşı alıyordu.

Sadece cemaatlerle ilgilenmek bir sürü kavgaya, karşılıklı sertleşmeye sebebiyet vermişti. Hem o kadar uğraşılsa bile kendini
''en iyi Müslüman'' gören bir Nurcu, Süleymancı fikrinden caymıyor, eleştirici tavrını sürdürüyordu. Onlarla harcanacak zaman boşunaydı ve onlarla ilgilenildiği kadar sokaktaki vatandaşla, meyhanedeki sarhoşla ilgilenilse, onlar daha kolay kazanılacaktı.

Bu iki temel strateji üzerine yeni dönemde partinin hatiplerine büyük görev düştü. Hatipler ve yıllardır Avrupa'da hazır kıta bekleyen Milli Görüş Teşkilatı mensupları bu dönemin mimarları oldular. Bununla birlikte durgunlaşmış kitleler harekete geçti ve bir zaman sonra cemaat ve tarikatlar da bu hareketlilikten etkilendiler.

RP'nin gerçekten de arı gibi çalışan teşkilatları ve yüzlerce-binlerce çok iyi konuşan hatipleri vardı. Bunların başında da Bülent Arınç geliyordu.

Şevki Yılmaz: RP'yi canlandıran adam

Bülent Arınç , daha MNP zamanında tanınan, parti teşkilatlarının bildiği bir isimdi. Erbakan'dan sonra en iyi hatip olarak bilinmekte ve Erbakan'dan sonra Milli Görüş hareketinin lideri olacak gözüyle bakılmaktaydı. Bülent Arınç'ın RP tabanındaki diğer ismi ''Küçük Erbakan'' dı. Küçük Erbakan diye tanımlanmasına rağmen Bülent Arınç'ın konuşmaları Erbakan'ın konuşmaları gibi değildi. Onun kendine has çok akıcı, sevimli, cana yakın ve inandırıcı bir hitap şekli vardı. Saatlerce konuşması zevkle dinleniyordu ve onu dinleyenlerin çoğu Bülent Arınç'ın herkesten güzel konuştuğunu düşünmekteydi.

Bülent Arınç, RP'nin ilk zamanlarında şehir şehir, köy köy dolaşıp konuşmalar yaptı, konferanslar verdi ve dağılan eski MSP'lileri toparlamaya çalıştı. Ege Bölgesi'ni karış karış dolaşıyordu. Zamanla Bülent Arınç gibi tanınmış hatipler ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan birisi İstanbul RP İl Teşkilatı'ndan Recep Tayyip Erdoğan 'dı. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul ve Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere her tarafa giden, her taraftan istenen bir hatipti. Onun da kendine has sert ve heyecanlı bir konuşma tarzı vardı. Recep Tayyip Erdoğan'ın bir başka yönü, halkla iç içe olmasıydı. Teşkilat arkadaşlarıyla kahvelere, balıkçılara, meyhanelere, genelevlere gidip RP'ye oy istiyordu. Yanında Mukadder Başeğmez gibi isimler vardı. Fakat RP'nin hitabetteki asıl starı Almanya'dan çıktı: Abdullah Müftüoğlu . Gerçek adıyla Şevki
Yılmaz... Şevki Yılmaz'ın konuşma tarzı Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan'dan daha çok ilgi gördü. Başlangıçta herkes Abdullah Müftüoğlu'nun kim olduğunu merak etti. Bir zaman sonra Abdullah Müftüoğlu, gerçek adı olan Şevki Yılmaz ismiyle lanse edildi.

En sevilen, en çok etkileyen ve kitleleri coşturan, köylülere bile giden Şevki Yılmaz, RP'nin dağınık tabanının toparlanmasında ve yeni RP'lilerin kazanılmasında büyük katkıda bulundu.

Kasetler piyasada

Şevki Yılmaz öyle rağbet gördü ki Türkiye'nin her tarafına adeta koşmak zorunda kalıyordu. Fethullah hoca da dahil, diğer ünlü hatiplerin pabucunu dama atmıştı. O günlerde televizyonlar renkli yayına geçmiş ve video kasetler yaygınlık kazanmıştı. Bu yeni dönemde porno ve karate filmleri videolarda salgın bir hastalık haline gelmişti ve video sinemanın yerini almıştı. Ama bu filmler kadar revaçta olan Fethullah Gülen, Şevki Yılmaz, Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan kasetleriydi. Bu kasetler, cemaatlerin ve partinin propagandası için önemli bir rol oynuyordu.Fethullah hocanın ağlayarak kendini paralayarak cemaati ayaklandırarak
yaptığı hisli konuşmalar, şimdi video kasetleri sayesinde televizyon ekranlarından evlere hitap ediyordu. Artık insanların Fethullah hocayı dinlemek için konuşma yaptığı camiye gitmesine gerek yoktu. Sadece camide onu dinleyenler değil, çok geniş bir kesim Fethullah hocanın konuşmalarıyla tanıştı. Video kasetleri yoluyla teyp kasetlerinden daha fazla taraftar ve para
kazanıldı.

Ama video olayında en etkin olan RP teşkilatlarıydı. Teşkilatlar sinema seyreder gibi çağırdıkları misafirlere Şevki Yılmaz'ın, Tayyip Erdoğan'ın, Bülent Arınç'ın konuşmalarını dinletiyorlardı. Özellikle ev toplantıları düzenlenip konu komşunun kasetleri izlemesi sağlandı. Kısa zamanda RP teşkilatları canlandı, hareketlendi ve karınca gibi çalışmaya başladı. Bu çalışmalar Fethullah hocanın MSP tabanını Fethullaştırma çabalarını engelledi, tam tersine, cemaatten tekrar RP'ye yönelenler oldu. Fethullah Gülen'in video kasetleri, Şevki Yılmaz, Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan gibi üç rakibi karşısında yetersiz kaldı. Zaten Şevki
Yılmaz kendi başına Fethullah Gülen'e büyük fark atıyordu. Kaldı ki RP'liler Fethullah Gülen'in kasetlerini de RP için kullanıyor ve bu kasetler sayesinde insanları RP lehine etkiliyorlardı. Çünkü Fethullah Gülen hep sahabelerden ve iman konularından söz ettiği ve ağlayarak dinleyenleri etkilediği için onu dinleyen insanların çoğu RP'li olunması gerektiğini düşünüyordu.

Fethullah hoca RP'lilerle bir kez daha çatışıyor

Fakat Fethullah Gülen, o günlerde başörtülülerin eylemlerini eleştirince bir de aralarında başörtüsü giymiş solcu erkeklerin olduğunu, maksatlarının anarşi çıkarmak olduğunu iddia edince RP tabanından yine büyük bir tepki aldı. ''Sinsi yılan'', ''zırıldayan hoca'', ''devletin beslemesi'', ''ajan'' gibi suçlamalara maruz kaldı. Fethullah Gülen, bir kez daha devletin yanında yer almıştı.

Devletten yana tavır koyan Fethullah Gülen, o zamandan beri bu tavrını sürdürecekti. Ama bu devletten yana tavrı, ''devlete karşı'' İslamcılardan tepki aldığı gibi cemaatten kopmalara ve cemaat içi tereddütlere yol açacaktı.

Şevki Yılmaz ve Recep Tayyip Erdoğan, yaptıkları ateşli konuşmalarla RP teşkilatlarının canlanmasında önemli rol oynadı.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::